26 Şubat 2021 Cuma
İNSANIMIZA ve ÜLKEMİZE ÖZGÜ ÇARPIK ÇURPUK TASVİRLER…

İNSANIMIZA ve ÜLKEMİZE ÖZGÜ ÇARPIK ÇURPUK TASVİRLER…

   Çarşıda, mahallede, meydanlarda, parklarda, kaldırımlardaki insanlarımıza şöyle hafiften ve göz ucu ile bakınca; o suratlarda / görüntülerde çoktan da çok -değişik türden- jest ve mimikler görüyorum… Ve çok kez de karşılaştığım insanlarımız yüzlerinde “ne gülüyorlar ki gülesin, ne ağlıyorlar ki ağlayasın” türünden ifadesizlikler görüyorum…

   Surat, surat değil; sanki mahkeme duvarı

   Kimi suratlar Halep süpürgesi gibi, kimi suratlar da yıpranmış çarpana teki gibi…

   Coronavirüs ile Covid-19 pandemisinden sonra başı güllü insanlarımızın çoktan da çoğu başı küllü oldu… Başı güllüler de, başı küllülerde -olası- virüs mahkûmu…

   Kimi ev delisi idi, ev velisi oldu; kimi evinin yolunu bilmezdi, kimi -süt dökmüş- ev kedisine döndü…

   Akşam haberlerinde virüse yakalanan ile terki diyar edenlerin sayısı üç aşağı beş yukarı açıklanınca boyunlar bükülüyor, gözler kan çanağına dönüşüyor; tüm tedirginler; “nerde bu aşı… Neden hâlâ dağıtılmıyor?” şikâyetlerini sıralıyorlar; yanlı da olsalar, yansız da…   Aferim düşkünü konu uzmanları tv ekranlarında -allame-i cihan türünden bir sallıyorlar, pir sallıyorlar: “söz söyleyen yoktur sözüm üstüne” nağmeleri döktürerek…

   Tabii ki; “ağzı urvalılar, burnu büyükler, dili çarpana teki gibi olanlar” yani –olur olmaz her şeye- muhalefet edenler her aşıyı beğenmez, ayrıksı tavırlar sergiliyorlar…

   Binlerce asırdan bu güne yardımlaşma, dayanışma, paylaşma ve de birlik ve dirlik olma mefhumudur ki biz Türkiyelileri yaşanılır kılan örfsel meziyetlerimiz ve bize özgülüğümüzdür…      

   “Kele bacım, etli yemeğin kokusu da bir mahalleye yayıldı; komşuların canı çekmiştir, hele birer tabak dağıtın” diyen ninelerimizin, aile büyüklerimizin paylaşım kültürünü bir dünyada bulamazsınız… Ki, bunun akabinde komşudan gelen birer tas ya da tabak yemeklerle sofrada en az üç beş çeşit yemek olurdu…

   Şimdi askıda ekmek var…

   Doğal afetlerde de, dermanlı dermansız hastalıklarda da en makbul tavrımız ve sloganımız; “Ayağını sıcak tut, başını serin; çok düşünme derin, derin!” idi…

   Bir evde o evin fertlerinden biri kan ter içinde eve gelip aksırınca ya da öksürünce “yandım yalelliye düşen” ailenin anası ya da babası tedirgin olunca evin ninesi ya da dedesi:

   “Sanki yiğit ölmüş de kanı çörtenden akıy…” dedikten sonra, “terini silin, elini yüzünü yıkadıktan sonra da içliklerini ve ev kıyafetlerini giydirin… Bir iki bardak naneli / limonlu çay içirin, üstüne de bir adet cadi hapı yutturun bir saate kadar hiçbir şeyciği kalmaz” derdi. Şu pandemi ortasında virüs bulaşçısı olmamak için insanlarımız neredeyse bir boğaz kaşınmalarını, normal aksırık ve öksürmelerini dahi gizler oldular, udlarına boğuluyorlar; karşısındakileri tedirgin etmemek için…

   İnsanlarımızın -sonradan görme- çoğunluğu ister pandemi öncesi, ister pandemi günlerinde “Burunsuz ve kulaksız” olmaya başladılar, kimselere muhatap olmamak için ne burunları koku alıyor, ne de kulaklarına felaket haberleri gelsin istiyorlar…

   Hele bir de “Keret Eşeği gibi” üstüne yük almaz türünden sorumluluktan ve dayanışmadan kaçan kaçana…

   Ekonomi, deseniz; denizde ters yüzen, “battı balık yan gider!” misali…

   Durum kötü… Millet uduna boğulmuş…

   Havası, suyu, toprağı ile cennet mekân Anadolu’nun her karışı delik deşik, yangın yıkım…

   Ormanlık / ağaçlık alanlar kâh yakılıp, kâh kesiliyor… Topraklarımızın bağrını deliyorlar, damarlarından altın çalıyorlar… Derelerimizi, ırmaklarımızı tarım dışı şirketlere -‘HES’ çilere- peşkeş çekiyorlar, tarım alanlarımızı çölleştiriyorlar…

   Bu doğa katliamına karşı çıkanlar suçlu muamelesine maruz kalıyorken, HES ile köşe olanlar cenneti cehenneme dönüştürüyorlar, saygı değer sanayiciler oluyorlar… Bu doğa yağmacıları kimden ve kimlerden torpilli ise ne yasa tanıyorlar ne de hudut…

   Anlayacağınız, ülkemizin -neredeyse- cennet mekân tüm alanları yağma hasanın böreği gibi…

   Balık karaya vurmaya vuracak ama ölüsü mü, dirisi mi? Bilemem!

   Küçüğünden büyüğüne tüm esnaflar, tüm çiftçiler, tüm hayvan üreticileri sıfırı tükettiler; ne kiralarını ödeyebiliyorlar ne de nafakalarını denkleştirebiliyorlar…

   Küçük imalat ve üretim sektörünün çoktan da çoğu son bir yılın yarısından çoğunu “kâr, kazanç ve emtia getirilerinin ne olduğunu unuttular…

   Tarımsal üretim ve besicilik pahalı, maliyet üst düzeyde; traktörüne mazotu borca alan mı dersiniz, traktörüne uygulanan banka haczine mi yanarsınız… İşçisine verecek para bulamayan küçük ve orta işletmeler daha kaç ay dayanırlar, bilemem ama şu kesin ki ülke sathı “Ayaz Ağanın damı” gibi açıkta…

   Ve siyasi iktidar, ha bire muhalefete:

   “Olamazsın has bahçenin bülbülü

   Ötemezsin mırç, mırç

   Kara zağsın, karazağ…” diyor ama politik ağız, eğitimli beyine ve donanımlı yüreğe güç yetiremiyor ve yetiremez de…

   Ben yine de sosyoekonomik, sosyopolitik, sosyokültürel konularda ayrılığa gayriliğe düşmesiz; anayasamızın çağdaşlığına, evrensel hukukun üstünlüğüne, parlamenter demokrasimize ve bilimsel eğitim sistemimize -sonsuza dek- mecburuz, diyorum…

   Ve de çağdaşlık meşalesi hâlâ önümüzü / ufkumuzu aydınlatırken, kim çağ dışılıkta ve cehaletin karanlığında –politik ısrarla- yaşamak ister ki…

   Allah kimsenin kelebini (ipini) dolaştırmasın

14.01.2021 (Kemal CENGİZ)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

NE KALDI Kİ, KİME NE VERELİM!

SORARLAR HESABINI…

YARI ŞAKA, YARI CİDDİ… BİR ÜLKEDE İPİN UCU KAÇARSA NE OLUR-3

BİR ÜLKEDE İPİN UCU KAÇARSA NE OLUR? -2

OLUROLUR DAHA NE OLURSUN?

BİRLİK DİRLİKTEN GELİR…

NE SOY SOP NE DE HUY DEĞİŞMEZ?

KİMİ KENDİ DERDİNDE, KİMİ KENDİ ZEVKİNDE…

BENİM ÜLKEMDE İKTİDAR MUHALEFETLE ÖVÜNÜR…