19 Nisan 2021 Pazartesi
OLUROLUR DAHA NE OLURSUN?

OLUROLUR DAHA NE OLURSUN?

            -Bir aileden iki İnsan Örneklemesi… Yaşanmış gerçek bir öykü.-

 

           Aynı sülaleden, aynı aileden biri amca biri yeğen; ikisi de erkek…

            Amca olan, ilkten sona tüm okulları okumuş; hukuk fakültesinden mezun olmuş, birçok takdir ve başarı ödülleri almış; el an son olarak -doğup büyüdüğü- doğu illerinden birinin ağır ceza hâkimi olmuş.

            Yeğen olan, ilkokulu, ortaokulu ve liseyi yaşadığı şehirde okumuş… Babası onu üniversite mezunu olması için taaa İstanbul’da bir ev tutmuş ve İstanbul Teknik Üniversitesinde Mimarlık Fakültesine kayıt olmasını sağlamış…

            Yeğen ağa, yeğen kabadayı, yeğen sorun çözücü, yeğen fukara babası…

            Babanın, büyük babasının ve karısının doğudaki şehrin sınırları içinde yedi tane köyleri varmış. Dede ile ninenin üç erkek, dörtte kız kardeşi olmuş. Ağır Ceza hâkimi olan baba kız kardeşlerden ikisinden de küçüktür… Yeğenin babası ise en büyük erkek kardeştir. Yeğen amcasından sekiz yaş küçüktür.

M. K. Atatürk döneminde yapılmış olan iç iskân politikasından sonra 1926 tarihinden itibaren, Atatürk, Diyarbakır Gazi Köşkünde Doğu Anadolu İskân Politikasını uygulatmaya başlamış; köy ve toprak ağalığına son vermek ve de göçebe olarak yaşayan aşiretleri güvenli bölge ve alanlara gönderip mesken tutturmuştur… Bahsimize konu olan ailenin ata yadigârı köylerin üçü aile fertlerine verilir ama dede ve nine ile bekâr çocukları Trabzon bölgesi iskânına gönderilirler; derebeylik kültürünü köreltmek için… Gerek doğu da, gerek Karadeniz, gerekse de İç Anadolu içerikli iç iskânlar ülke güvenliği için yapılmış ve de bundan dolayı da ülkemiz daha çağdaş ve kaynaşmış bir medeniyete kavuşmuştur. Neyse! Ağır Ceza Hâkimi amca ile yeğen de mal / mülk desen, gani mi gani… İtibar ve saygınlık deseniz, ayrısız gayrisizdir… Kendilerini tanıyanların nazarında da birbirlerine denktirler…

           Hâkimin (yani Yargıcın)iki büyük erkek kardeşi vardır. Biri hâkimden beş, diğeri de yedi yaş kadar büyüktür… Tabii ki, üç erkek kardeş de yeğenin amcalarıdır… Amcalarının ikisi şehir merkezinin iki ayrı caddesinde büyükçe birer toptancı dükkânları ile organize sanayide makarna ve un fabrikaları vardı ve de gayetten erkek ve kız çocukları ile birlikte saygıdeğer kişiler ve iş adamlarıydılar… Büyük bir sülale olduklarından –küçüklü büyüklü- sayısız kuzenleri ve yeğenleri vardı ki çoktan da çoğu kariyer sahibiydi…

            Hâkim olan amcanın da bu sanayi kuruluşlarında hissesi vardır ama alış veriş konularına -hiç mi hiç- karışmazdı. Hâkim beyin yalnızca gıda mühendisliğinden emekli olan kızı makarna fabrikasında çalışırdı.

            Ben onları yakinen tanıyan bir yakınları gibi olmuştum...

            Toptancı dükkânları için onlara hafta da bir ile iki kamyon zeytinyağlı banyo sabunları ile çamaşır deterjanları ve de mevsimine göre Antep fıstığı ile kuru üzüm de gönderiyordum. Onlar en itibarlı müşterilerimden biri idiler… O ilde -onların haricinde- ellinin üzerinde toptancı esnaflarım vardı; kimi tarihi hanların içinde kimi de eski ya da yeni caddelerin sağlı sollu taraflarındaydılar…

            Benim gibi genç ve orta yaşlarda olan toptancı müşterilerim ister istemez beni ya akşam yemeğine ya bir birahaneye ya da çalgılı gazinoya davet ederlerdi, arasıra da ben onları davet ederdim.

            Bu birahanelerin birinde Ağır ceza hâkimi olan amcasına; “Olur olur daha daha ne olursun amca” diyen yeğenle de tesadüfen tanışmıştım; toptancı müşterim / arkadaşım olan kişi sayesinde…

            Müşteri yoğunluğundan ötürü çok az gittiğimiz bu çalgılı gazinoda tertip düzen, hürmet, saygınlık ve seviye üst düzeydeydi. Üst düzey protokol mensupları ve ailelerinin çoğunlukta olduğu bir yerdi. Kaliteli okuyucular, çalgı aletlerini ağızdaki dilleri gibi konuşturan müzisyenler vardı. O mekânda kimsenin rahatsız edilmediği, huzurlu ve iç açıcı bir ortam olurdu… Müşterilerin geneli de saygın ve itibarlı insanlar oluştururdu. Aile alanları ile ailelere ait localar vardı. Erkeklere ait olan masalarındakilerden biri, bir göz ucuyla bile ailelere bakmazlardı, bakamazlardı…

            Bizden bir gün sonra eğlence sektörünün mafyaları tarafından bu güzide mekân basılmıştı; güvenlik parasını iki katına çıkarmak ve de okuyuculardan ve çalgıcılardan da avanta talebinde bulunmuşlar… Tartışmaları müdüriyetten salona taşmış, yumruklaşmalar ve tepikleşmeler kanlı bıçaklı olmuş… Restorandaki ailelerin birçoğu canlarını dışarı atmış, birçoğu da köşelere sinip -ki birbirlerine sarılıp- oturmuşlardı; serseri bir kurşuna hedef olmamak için…

            O gün, o mekânda yeğenin hem hâkim olan amcasının evli kızı ve damadı ile diğer amcasının karısı ile yetişkin çocukları da varmış. Tavana sıkılan kurşunlar dolu gibi sıva kırıntılarıyla birlikte üstlerine yağıyormuş… Çoktan da çok korkmuş ve tedirgin olmuşlar…

            Yeğen, bir iş için gittiği İzmir’den bu olaydan üç gün sonra haberdar olur. Yeğen, eş dost çevresine, “hele anlatın, ne olmuş nasıl olmuş, kimlerin çakalları, itleriymiş o puştlar, o dümbükler… Kimin itleriymiş? Ne zaman mafya olmuşlar, ne zaman ağa olmuşlar, dayı olmuşlar, adam olmuşlar… Hele bir deyiniz, mekânları nerdeymiş? Bileyim ve gidip göreyim… Haklarını avuçlarına vereyim…

            Yeğen zonturlu, yeğenin canı can değil… Yeğen tahammülsüz… Yeğen, kaldırıma tüküren birini görse o tükürüğü ona yalatır… Haksızlığa, hayâsızlığa, saygısızlığa, hırsızlığa, üçkâğıtçılığa cephe açmış tek kişilik ordu gibidir… Kanında ağalık, canında efelik vardır, derebeylik kültürü de cabası…

            Elbiseli kravatlı bir cengâverdir… Toprak ürünlerinden gelenler ile kiradaki evlerinin ve işyerlerinin gelirinin üçte birini yoksullara ve hayır kurumlarına verir… Sorun çözer, iş bitirir ama hiçbir menfaat talep etmez… Yaşadığı ilde ve o ilin sınırları içinde tek kişilik bir güvenlik ordusu gibidir. Çoktan da çok soysuzun kafasını yarmış, çoktan da çok hırlının hırsızın elini ayağını kırmıştır… Zamanın da -hatalarından ötürü- kafası, eli, ayağı kırılanların ebeveynleri ona gelerek; “Allah senden razı olsun. Oğlumuz sayenizde adam oldu, halim salim oldu, iş güç sahibi oldu. Var olasın, daim olasın” demiştirler.

            Yeğenin adı Şeyhmuz’tur… Şeyhmuz, akrabalarının da içinde bulunduğu gazinodaki taciz eylemini yapanların hesabını ellerine verir; üç kişinin kafası karpuz gibi yarılmış, ağızlarındaki dişler karpuz çekirdeği gibi dağılmış… Dört kişinin davul gibi olmuş gözleri ile burunları birbirine karışmış, iki kişinin iki kolu ile iki ayakları ikişer yerden kırık…

            Şeyhmuz tutuklanır, üstüne başına hasımlarının kanı bulaşmış, iki eli kanlı balyoz gibi; nezarethaneye konulur, bir saat sonra hâkimin karşısındadır… Mahkeme hâkimi amcasıdır. Mübaşir emniyetin raporunu hâkim beye uzatır, hâkim bey satırlar arasında gezinirken kendini şiddetli bir savaş sahnesinin senaryosu içinde hisseder… Başrolde yine yeğeni vardır… Hâkim Bey, sanık olan yeğenine bakarak:

            “Sen kendini tek kişilik ordu mu zannediyorsun… Sen emniyet mensubu musun? Sen ordu komutanı mısın? Sen kendince adaletin temsilcisi misin? Sen kanun musun, sen cellât mısın? Sen yasa üstü müsün, sen kolluk güçleri komutanı mısın? Bu kadar -haklı haksız- kişinin kafasını elini ayağını kırarak sen mi cezalandırıyorsun? Bu yetkiyi sana kim vermiş! Söyler misin?

            Bir değil, üç beş değil, on onbeş değil, neden benim karşıma sene de iki üç kez suçlu bir ölüm timi gibi karşıma çıkıyorsun… Düzeni sağlamak sana mı düşmüş? Sen yasalar ve kolluk güçlerinden üstün müsün? Sahi sen ne zaman akıllanacaksın, sen ne zaman halim salim bir adam olacaksın!” deyince, yeğen Şeyhmuz:

            “Amca sen soylu soplu bir ailenin mensubusun… İstesen hâkimlik mesleğini bırakıp bir partinin önce il başkanı sonra da milletvekili olur musun olursun… Daha sonra istersen o partinin genel başkanı olur musun, olursun… Sonra o parti iktidarı kazandıktan sonra Başbakan olur musun, olursun… Daha sonra da Cumhurbaşkanı olur musun, olursun…

            Peki, ama saygıdeğer amcam, siz bunları olduktan sonra, olur olur, daha daha ne olursunuz, ne olabilirsiniz ki?” deyince ağır ceza hâkimi olan amca; “HİÇ” deyince yeğen:

            “Bak işte Amca, ben yıllar öncesinden hiç olmuşum! Hiçliğin özgürlüğüne meftun olmuşum… Hiçliğin felsefesini yazmışım…” deyince, yeğen ile amcanın diyaloglarına mahkeme salonunda bulunan herkes gülmüş.

11.02.2021 (Kemal CENGİZ)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

ORUÇLUYUM, ORUÇSUZ OLSAM DA…

İFTARLIK NİYETİNE…

İNSAN YETER DEMEYİ BİLMEZ…

ANKETLİK SORULAR: HALİMİZE AHVALİMİZE ÖZGÜ…

BEN DUYARLI BİR VATANDAŞIMDIR…

SİZİ BİLMEM! AMA… BİZİM KUŞAK DOLUDOLU YAŞADI…

İNSAN İNSANLIKTAN ÇIKINCA…

HERŞEYİN BİR ZITTI VARDIR…

DUYARLI İNSAN OLMAK!